“Mehmet Akif’in, dinî değerleri muhafaza etme görevi verdiği nesil olan Âsım’ın nesli görevini başarmıştır. Şimdi başka bir iyilik nesline ihtiyacımız var: Hem içinde yaşadığı zamanı koruyacak hem de yarınlarımızı muhafaza edecek olan bugünün gençlerine… Hatta bu “yeni iyilik nesli” yarınlarımızı korumakla kalmayacak, yarınlarımızı kurmak misyonunu da üstlenecektir. Sahip oldukları güzel ahlakları, aldıkları eğitimleri, davranışları ve düşünceleri ile önü- müzdeki on yılların garantisi olan bu gençliğe karşı içimizde büyük bir ümit besliyoruz. Çünkü bu nesil rüştünü ispat etmiş bir başka nesilden, 28 Şubat’ı görmüş nesilden bayrağı devralıyor. Onların ve şimdikilerin samimiyeti ve azmi ile medeniyetimize ve geleceğe dair güzel niyetler besliyoruz. Umutlarımız her geçen gün artıyor.”[1]

 

Gençlerle ilgili olarak son yıllarda çoğunlukla olumsuz değerlendirmeler yaptık. Bildiğimiz tarih metni Heredot’tan bu yana, gençlik evresini geçmiş olanların gençlikle ilgili genel değerlendirmeleri içinde hep endişe barındırmıştır. Büyükler, sonradan gelen gençleri, oğulları/kızları hep eleştirmiş ve kendi dönemleriyle kıyaslayarak umutsuzluğa kapılmışlardır.

Geçenlerde bir dergiye verdiğim röportajda gençlere dair umudumu uzun uzadıya anlatmıştım.[2] Röportajı yapan kişi, mülakatımız bittiğinde gençlerden gerçekten umutlu olup olmadığımı teyiden sormuştu. Gençlerden umutluydum, bizden daha iyi olacaklarına inanıyordum. Bizler Osmanlı’nın son demlerinde başlayan, meşrutiyetle devam eden, İttihat ve Terakki ile karmaşık hale gelen, kopyala yapıştır yöntemi ile cumhuriyete dönüşen süreçlere vakıf olmuş ve tek parti, darbeler ile travmalar yaşamış birkaç kuşağın temsilcileriydik. En gencimiz 28 Şubat’ı yaşamış, hayata umut ve aşk yerine korku ve nefret ile bakar hale gelmiştik.

Gençler farklılıklarını 15 Temmuz’da bize gösterdiler. Topyekün “toplumsal mukavemet”in öncüsü oldular. Adeta yüzyıl önce Akif’in söylediği “Asım’ın Nesli”nin canlı örnekleri oldular. Farklı özellikleriyle, farklı nitelikleriyle yeni neslimiz, tanka-topa aldırmadan geleceğe dair sözlerini söyledi.

“Asım'in nesli... diyordum ya...nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmiyecek.”

Yüzyıl önce Akif’in çırpınırcasına Sırat-ı Mustakim’de ve Sebilü’r-Reşad’da dertlenerek bahsettiği nesil, gelmesini ve hatta kalmasını istediği bir nesildi. Dönem müslümanların kendilerini, devletlerini, hilafetlerini koruyamama tehlikesiyle karşı karşıya olduğu bir dönemdi. Osmanlı’yı korumak, Osmanlı’yı kurtarmaktı bütün mesele. Bunun içindi ki Akçura’nın “Üç Tarz-ı Siyaset”indeki her bir akım (İslamcılık, Osmanlıcılık, Türkçülük) esasen kaybetmemek üzere kuruluydu. Eldekini yitirmemenin çabası doğal olarak her bir akımı savunmaya dönük yaklaşımlara zorluyordu.

Bu savunma ve daralma döneminde, Sırat-ı Mustakim/Sebilür-Reşad çizgisi, Osmanlı’yı korumak ile Hilafet’i, bir diğer tabirle İslam’ı korumayı önemsemiş, bu yönüyle kültürel/entelektüel zemini ile siyasal/sosyal zeminini birleştirmişti. Hatta denebilir ki II.Abdulhamit’e olan muhalefetlerinde bile Osmanlı’yı ve İslam’ı Batı karşısında koruma konusundaki farklı yaklaşımın etkisi vardı.

Batı’nın teknolojisini alıp kültürünü, fikrini, ahlakını almama yaklaşımı Asım’ı “pozitif bilimler"i öğrenmek üzere Batı’ya gönderen bir şiir kurgusuna dönüşür. Oysa II.Meşrutiyet, Abdulhamit’in tahttan düşürülüşü, I.Dünya Savaşı, İşgal vb. süreçler “pozitif bilimler, teknoloji vb.” alışverişlerin de sıkıntılarını ortaya çıkarır ve aynı İslamcı çizginin önemli düşünürlerinden Said Halim Paşa, Batı’nın yollarından uzaklaşmanın gerekliliği üzerinde durur ve bütünüyle kendimize ait değerlere yaslanmamız gerektiğini ifade ederek daha köklü bir korunma yöntemini savunur.

Osmanlı’nın son dönem islamcılarının koruma, muhafaza etme yaklaşımı Cumhuriyet’le birlikte tamamen içe kapanmaya evrilir ve “imanı kurtarma dönemi” olarak da adlandırılan tamamen kapalı bir tarz uygulanmaya başlanır.

Asım’ın Batı’ya gönderilmesi çözüm olmamış, Akif’in Mısır’a gitmesi sadra şifa olmamış, özellikle Eşref Edip’in çabalarıyla tek parti sonrasında da neslin hali, ülkenin hali, ümmetin hali inceden inceye işlenmeye devam etmiştir. Ne varki bütün bu netice alınamayan hamlelere rağmen 20.yy başından itibaren müslümanların derdi ile dertlenen en önemli çizgi Sebilür-Reşad çizgisi olmuştur. Bugün biz yeni bir nesilden bahsedebiliyorsak Asım’ın Nesli’nden yeniden umutluysak, hatta bu neslin hem Akif dönemini hem de bizlerin dönemini aşacağına inanıyorsak yüzyıl önce ekilmiş olan fikir tohumlarının yakın zamana kadar taşınmasının etkisiyle olduğunu söyleyebiliriz.

Küreselleşmenin cazibesini arttırdığı günümüzde bile farklı ülkelerde matbuatın zorluğunu yaşarken bir asır önce Sebilür-Reşad çizgisi Rusya’ya, Hindistan’a, Ortadoğu’ya hitap edebiliyordu. Bunda en önemli etkenin üretilen yazıların ve fikirlerin kıymetli olmasının etkisi vardı. Yüzyıl öncesinde tartışılan bir çok konunun hala güncelliğini yitirmemiş olması geçen süre içerisindeki kaybımızı göstermesi ve bir mektep olan Dergi’nin çilekeş çabalarını göstermesi açısından manidardır.

Osmanlı’nın yıkılmamasına yönelik entelektüel çabaların kıymeti 15 Temmuz’da yaşadığımız iç karmaşayla bir kez daha anlaşılmış ve aynı ölçüde ülke dışında çabaların yoğunlaştırılmasını zaruri kılmıştır. Kendi içine kapanan, sınırlarını aşamayan, enerjisini tüketen yapıların/aygıtların küreselleşen dünyada ne kadar başarılı olacakları malumdur.

“Tükürün milleti alçakça  vuran darbelere!
Tükürün onlara alkış tutan kahpelere!”

Tam da böyle bir dönemde yeni neslin çıkışına şahit olmak gerçekten sevindirici. Korkusuzca meydana çıkabilen, darbeyi alt üst eden, kendi iradesine sahip çıkan, körü körüne mercilere tabi olmayan, şeyhine/hocaefendisine bağlılığını meşruiyet çerçevesinde sorgulayabilen “Asım’ın Yeni Nesli” ile karşı karşıyayız. Bu nesil yüzyılın en önemli “toplumsal mukavemeti”ne öncülük yapmayı başardı. Toplumsal mukavemeti “toplumsal mutabakat”a dönüştürmek de yine gençlerimizle olacak. Eski kodlarla hareket eden ve travmalardan henüz kurtulamamış olan bizlerin eski küçük hesaplara girmeden toplumsal bir mutabakat sağlaması zor görünüyor.  Batı ile Doğu’yu bilen, Kuzey ile Güney’e uzanabilen Asım’ın Yeni Nesli inşallah yüzyıllık savunmacı, koruyucu, daraltıcı yaklaşımları epeyce aşıp kurucu, inşa edici ve kuşatıcı hamlelerini çok daha nitelikli hale getirecktir.

Böyle bir dönemde gelenekselliğinin kıymetiyle Sebilür-Reşad, yeni neslin özgünlüğünü de kendine katacak ve o dönemde sıkça eleştirilen “tek dişi kalmış canavar” (medeniyet) yerini, “Asım’ın Yeni Nesli”nin medeniyetimizi yeniden inşasına bırakacaktır.

Halit Bekiroğlu

07.08.2016

 

[1] Halit Bekiroğlu, TDV İyilik Dergisi, Ocak-Mart sayısı, sh 111

[2] http://www.gercekhayat.com.tr/roportaj/yarinimizi-travmasiz-gencler-kuracak/

30.09.2016